“Allah yok” diyoruz. Peki gerçekten yok oluyor mu?
Bir şeye “yok” dediğimizde çoğu zaman dış dünyayı değil, kendi algımızı ifade ederiz. Yani bu cümle aslında şunu söyler: “Benim deneyimimde yok, benim kavrayışımda yok.” Bu yüzden “yok” ifadesi bir sonuç değil, bir başlangıçtır.
Çünkü insan reddettiği her şeyin yerine bir şey koymak zorundadır. Boşluk kalmaz. Zihin de kalp de o boşluğu mutlaka doldurur. Bu noktada mesele inanç boyutuna taşınır. İnanç, yalnızca dışarıdan öğrenilen bir sistem değil; insanın kendi aklı ile duyguları arasında kurduğu dengedir.
Akıl sorgular, çözer, parçalar. Duygu bağ kurar, anlam verir, sahiplenir.
Sadece akılla kurulan dünya soğuk kalır; insanı ikna eder ama doyurmaz.
Sadece duyguyla kurulan dünya ise savrulur; insanı ısıtır ama ayakta tutmaz.
Bu yüzden reddetmek yetmez. İnsan, reddettiği şeyin yerine koyduğu anlamı hem aklıyla tartmalı hem duygusuyla taşıyabilmelidir. Aksi halde kurulan yeni yapı, yıkılanın yerini doldurmaz; sadece biçim değiştirir.
Bugün birçok insanın yaşadığı da budur. Anlatılan Tanrı tasavvurunu aklına sığdıramaz ve reddeder. Bu anlaşılır bir durumdur. Fakat ardından gelmesi gereken soru çoğu zaman eksik kalır: “Peki yerine ne koyuyorsun?”
İnsan kendine döndüğünde iki temel unsurla karşılaşır: beden ve kimlik. Biri doğanın, diğeri toplumun ürünüdür. Ama insan ne yalnızca bedendir ne de yalnızca kimlik. İkisinin arasında düşünen, sorgulayan bir varlıktır. Asıl mesele burada başlar.
Akla ve duygulara sığmayan bir şeyi, akıl ve duyguyla tam anlamıyla kuşatmak mümkün değildir. Çünkü insanın kullandığı her araç kendi sınırını da beraberinde getirir. Akıl tanımlar, ayırır, ölçer; ama bütünü parçalayarak kavrar. Duygu ise yaşar, bağ kurar, yoğunluk üretir; fakat yaşadığı şeyi açıklayamaz. Bu yüzden ikisi de tek başına mutlak bir kuşatma üretmez.
Burada insanın ulaştığı şey mutlak kavrayış değil, ilişki kurma biçimidir. Yani hakikati tamamen kuşatmak değil, ona temas etmektir. Akıl ve duygu birlikte çalıştığında ortaya çıkan şey kesinlik değil, deneyimdir; sabit bir tanım değil, yaşayan bir idraktir.
Eğer bir şey akla ve duygulara tam anlamıyla sığmıyorsa, mesele onu bütünüyle çözmek değil, onunla nasıl bir ilişki kurduğudur. Çünkü bazı gerçeklikler açıklanmak için değil, insanın içinde yön açmak için vardır.
“Yok” dediğimiz şey bile “var” kavramına bağlıdır. Bir şeye yok diyebilmek için önce onu bir şekilde var kabul etmek gerekir. Bu nedenle tartışma “var mı yok mu” sorusundan çok, “biz nasıl anlıyoruz” sorusudur.
Eskiler buna “kudret” demiş, bugün “enerji” diyoruz. Görünmez ama etkisiyle hissedilir; ışıkta, nefeste, hatta insandaki sevgi ve arayışta… Ancak burada ince bir çizgi vardır: İnsan bu gücü tanımlayamadığında ya tamamen dışarıda arar ya da kendine mal eder. Oysa ikisi de eksiktir.
Çünkü insan mutlak değildir; her şeyi var edemez, ölümü durduramaz. Bu yüzden yapılması gereken, çözülemeyen metafizik tartışmalar içinde kaybolmak değil, hayatın içine bilinçle yerleşmektir. Önce geçimini sağlamak, sonra kendi ayakları üzerinde durmak, ardından sorgulama cesaretini geliştirmek gerekir. Hayatın içinde olmak, sürüklenmek değil; o akışa farkındalıkla katılmak ve yönünü de belirleyebilmektir.
Toplumun sunduğunu sorgusuz kabul etmek de, her şeyi bir kalemde silmek de aynı hataya çıkar. Anlamadan reddeden insan, yerine bir şey koyamaz.
Belki de en sade gerçek şudur: Yokluk bir son değil, bir başlangıçtır. İnsan “yok” dediği yerde aslında aramaya başlar. Ve eninde sonunda şu soruya gelir: Nasıl yaşayacağız?
Cevap zor ama açıktır: Emek vererek, anlayarak ve mümkünse severek. Çünkü insan sevmeden hiçbir şeyi hayatına katamaz.
İster “Allah” de, ister “tanrı”, ister “tabiat”, ister “enerji”… İsimler değişir, arayış değişmez.
Gerçek şudur: Yok demekle yok olmaz. Anlamadan reddeden ise sonunda kendini de kaybeder.