Modern çağın en büyük yanılgılarından biri şudur: otoriteyi güçlü sanmak, meşruiyeti de doğal kabul etmek. Oysa güç başka, otorite başka; alışkanlık başka, haklılık bambaşka şeylerdir. Bu ayrımı yapmadan ne devleti anlayabiliriz ne dini ne bilimi ne de bireyin yerini.
Otorite, en sade hâliyle, itaatin meşru görülmesidir. İnsanlar bir buyruğa sadece korktukları için değil, o buyruğun verilmesine hak tanıdıkları için uyuyorsa, orada otorite vardır. Güç zorla yaptırır; otorite rıza üretir. Ünvan, masa, mühür otorite değildir; olsa olsa yetkidir.
Bu yüzden devlet dairesindeki müdür meselesi öğreticidir. Müdür, makam gereği yetkilidir. Hukuk ona imza atma, talimat verme hakkı tanır. Ama bu, onun otomatik olarak otorite olduğu anlamına gelmez. Adil olmayan, tutarsız davranan, keyfi kararlar veren bir müdür karşısında insanlar görünürde itaat eder, gerçekte direnir. Evrak yürür; iş yürümez. Yetki kalır, otorite buharlaşır.
Din alanında meşruiyet daha çetrefillidir. Kaynağını aşkın olandan alır: vahiy, kutsal metin, ilahi buyruk iddiası. Peygamber hayattayken sorun azdır; otorite somuttur. Peygamber sonrası ise yorum başlar, yorumla birlikte iktidar doğar. Kim konuşacak, kim susacak, kimin yorumu bağlayıcı olacak? Din bireyi ahlaki olarak sorumlu kılar; kurum ise bireyi çoğu zaman itaate indirger. Gerilim buradan çıkar. Bu, dinin özüyle değil, tarih içindeki taşıyıcılarıyla ilgilidir.
İdarede meşruiyet, toplum adına hareket etme iddiasından doğar. Devlet, “ben senin adına düzen kuruyorum” der. Otoritesi, kaosu engelleyebildiği sürece ayakta kalır. Bireyin rolü burada ikilidir: uymak zorundadır ama körü körüne değil. Denetlemek, itiraz etmek, hesap sormak da yurttaşlığın parçasıdır. Birey sustuğunda idare yönetim olmaktan çıkar, tahakküme dönüşür.
Yasa meselesi daha da keskindir. Yasanın otoritesi yaptırımdan gelir; meşruiyeti ise adalet iddiasından. Her yasal olan meşru değildir. Tarih, yasal ama utanç verici uygulamaların çöplüğüdür. Bu yüzden birey sadece yasaya uyan değil, yasayı adaletle sınayan varlıktır. Sivil itaatsizlik bu bilinçten doğar. Yasa kutsal değildir; adalet ölçüsünde anlamlıdır.
Bilimde ise tablo tersine döner. Bilimde otorite değil, kanıt konuşur. Profesörlük geçicidir; deney kalıcıdır. Yanlışlanan teoriyle birlikte ünvan da çöker. Burada birey en güçlü hâlindedir. Tek bir insan, doğru bir yöntemle yüz yıllık kabulleri yıkabilir. Bilimde itaat ahlak değil, atalettir. Şüphe erdemdir.
Peki doğa ve uzay? Onlar sıkça otorite sanılır ama değildir. Doğa irade taşımaz, norm koymaz, meşruiyet iddia etmez. Yerçekimi emretmez; düşürür. Güneş yasaklamaz; yakar. Bu otorite değil, zorunluluktur. Doğa sınır koyar; yön vermez. İnsan doğayla tartışamaz, devrim yapamaz; sadece uyum sağlar. Doğayı ahlakın veya politikanın yerine koymak, insanın kendi keyfiliğini gizlemesidir.
Bütün bunların ortasında birey durur. Kişi meşruiyetini tek bir yerden almaz. Kendinden başlatır: tutarlılıktan, bedel ödemekten, söz ile hayatın örtüşmesinden. Toplumda sınatır: dinlenir mi, ciddiye alınır mı? Hukukla çerçeveler: yetkisi var mı? Ahlakla taşır: adil mi? Bilgiyle derinleştirir: gerçekten biliyor mu?
Kişi “ben meşruyum” diyerek meşruiyet kuramaz. Meşruiyet iddia edilir ama başkaları tarafından sınanır. Güçten, kalabalıktan, korkudan ya da kutsaldan devşirilen meşruiyet kısa sürede şişer; sorumluluk kaybolur.
Bugün yaşadığımız kriz, otorite krizi değil; bireyin geri çekilme krizidir. Birey sustukça otorite şişer, meşruiyet boşalır. Birey konuştuğunda, itiraz ettiğinde, bedel ödediğinde ise otorite sınanır ve meşruiyet güçlenir.
Sonuç basit ama ağırdır: Otorite insan işidir. Meşruiyet insan meselesidir. Doğa kayıtsızdır, evren suskundur. Emir yoktur. Sorumluluk bize kalır. Bu da özgürlük kadar rahatsız edicidir. Bireye düşen kendi erdem dünyasını kuruo yaşamaktır.