İnsan, çoğu zaman kutsal metinleri yalnızca görünen yüzüyle okumaya alışmıştır. Oysa kadim metinlerin dili yalnızca kelime dili değildir; sembol diliyle de konuşur.
Sembol, görünür olanla görünmeyeni aynı anda taşıyan bir oluş biçimidir. Yani sembolde iki ayrı şey yoktur; tek bir yapı vardır ama bu yapı iki düzlemde işler. Sembolün görevi açıklamak değil, insanı anlamın içine sokmaktır.
Kur'an içinde geçen “maymun olun” veya “domuz gibi” ifadelerini yalnızca biyolojik dönüşüm olarak okumak eksik kalır. Burada mesele zooloji değil, insanın bilinç hâlidir.
Bakara Suresi 65 ve A'râf Suresi 166. ayetlerde geçen “aşağılık maymunlar olun” ifadesi, insanın kendi özünü kaybetmesini anlatan güçlü bir sembol olarak okunabilir.
Maymun nedir?
Gördüğünü, duyduğunu taklit eden… Kendine ait hakikat üretmeyen…
Bugün insanlığın büyük kısmı da böyle yaşamıyor mu?
Birileri düşünüyor, milyonlar tekrar ediyor. Birileri öfkeleniyor, kalabalıklar peşine takılıyor. Birileri nefret üretiyor, toplum onu sloganlaştırıyor.
Düşünmeden tekrar etmek… Sorgulamadan inanmak… Araştırmadan taraf olmak…
İşte insanın maymunlaşması budur.
Dinde buna “taklidî iman / bilinç” denir. İnsan önce taklit eder; ailesini, çevresini, toplumunu tekrarlar. Fakat orada kalırsa kendine ulaşamaz. Hakikate yürüyüş ancak tahkikle başlar. Yani sorgulamayla, düşünmeyle, idrakle…
Taklitten tahkike geçemeyen insan, başkasının / kalıp ideolojilerin zihninde yaşamaya başlar.
Domuz sembolü de benzer biçimde okunabilir. Buradaki mesele hayvan değildir. Hayvan yaratıldığı gibi yaşar ne riya bilir ne yalan. Sorun insandadır. Çünkü insana seçme yetisi verilmiştir.
Domuz sembolü burada ayırt etme yetisini kaybetmiş bilinci temsil eder: Temiz-kirli ayırmayan… İyi-kötü seçemeyen… Ölçüsüz tüketen… Her gördüğünü isteyen bilinç…
Bugün insanlık tam da böyle bir çağın içinde değil mi? Taklit edilerek aynı düşünce içinde yaşam...Halbuki Hz. Peygamber “akan su (düşünce) ile abdest alın (rının.) İki günü biribirine eşit olan zarardadır” buyurmuştur.
İnsan günümüzde maalesef yalnızca teknoloji üretip tüketiyor: Eşyayı… İnsanı… Doğayı… Hatta kendi ruhunu bile…
Oysa insan dediğimiz varlık, yalnızca biyolojik bir canlı değildir. İnsan; aklıyla ayıran, vicdanıyla ölçen, merhametiyle kapsayan varlıktır. Temizi, iyiyi, güzeli, hoşgörüyü ve yapıcılığı geliştirebildiği, yaşadığının bilincinde olduğu ölçüde insan olur.
Doğadaki hiçbir hayvan kötü değildir. Kurt kurttur. Aslan aslandır. Maymun maymundur.
Hiçbiri kendine ihanet etmez. Ama insan kendi özüne ihanet edip kendi aleyhine çalışıp kendi hem cinsini öldüren farklı bir yapıya dönüşmüştür. Kuran’da bu doğrultuda belhum adal (hayvandan da aşağı) ifadesi kullanılmıştır.
En acı olanı da insan çoğu zaman başkasında gördüğü kötülüğü konuşurken kendi karanlığını anlatır. Çünkü dışarıda bizi en çok rahatsız eden şey, çoğu zaman içeride çözemediğimiz yanımızdır.
Bu yüzden hakikat yolculuğu başkasını düzeltme savaşı değil, özrü minni. (sorun da çözüm de bende) diye bilme cesaretidir.
Önce taklit… Sonra tahkik… Sonra idrak… Ve sonunda cennet / huzur…
Belki de kutsal metinlerin anlatmak istediği dönüşüm tam olarak budur.