Mevlit: "Doğum, doğurmak, doğdurmak demektir." Bu kadar basit ve duru bir kelimeyi, yüzyıllardır etrafına ördüğümüz duvarlar ve çizdiğimiz sınırlarla ne hale getirdiğimizi sorgulamadan edemiyorum.
Evet, inananlar bir araya gelerek sevdikleri bir zatı veya belirli bir olayı anarlar. O zatla veya olayla feyizlenir, birlik ve beraberlik duygularını geliştirirler. Bu, insan fıtratının en doğal ve en güzel yansımasıdır. Ancak işin içine "takvim", "ibadet" ve en önemlisi "taassup" girdiğinde, bu anma eylemleri çoğu zaman özünden uzaklaşarak birer ritüele dönüşür.
Hz. Muhammed'in doğumu, tarihsel kaynaklara göre Hicri takvimin Rebiülevvel ayının 12. gecesine denk gelir. Bu tarih, o dönemin şartlarında bahara, yani Nisan ayına tekabül eder. Bahar, yeniden doğuşun, dirilişin ve umudun mevsimidir. Bir peygamberin bu mevsimde dünyaya gelmesi, onun getirdiği mesajın özüyle ne kadar uyumludur değil mi? Hayat veren, ümit aşılayan, merhameti ve sevgiyi savunan bir elçi için sembolik olarak en isabetli zamandır bahar. Peki, bu anlamlı sembolizmi neden hicri takvimin soğuk ve katı kurallarına kurban ediyoruz?
Tevbe Suresi 36-37. ayetler, Allah katında ayların sayısının on iki olduğunu ve bu aylarla oynanmaması gerektiğini söyler. Bu ayet, Cahiliye Arapları'nın kendi çıkarları için takvimi saptırmasına bir itirazdır. Yani ayet, takvimin mevsimlerle uyumsuzluğuna değil, takvimin keyfi kullanımına karşıdır. Ama biz, bu ayeti gerekçe göstererek Hz. Muhammed'in doğumunu her sene başka bir güne, başka bir mevsime hapsettik. Bir sene baharda anıyoruz, on sene sonra kışın. Bir sene hasat zamanı, diğer sene kuraklıkta. Bu, O'nun mesajının evrenselliğiyle bağdaşır mı?
Daha da ilginci, bundan sadece birkaç yıl öncesine kadar 20 Nisan tarihi esas kabul edilip kutlamalar yapılırken, bu tarihin hicri takvime bağlanması kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Oysa kandiller bütün olarak ele alındığında, karşımıza çok daha derin ve anlamlı bir tablo çıkıyor. Regaip, insanın (peygamberin) anne karnına düşüşünü; Mevlit, doğumunu; Miraç, hakikate yükselişini; Kadir ise ilahi kelamla buluşmasını sembolize eder. Bu, insanın manevi yolculuğunun muhteşem bir takvimidir. Ama biz bu takvimi, kutlama adı altında daha fazla namaz, oruç ve tesbihle doldurarak, özünde bir "anma" olan bu geceleri adeta bir "ibadet yarışı"na çevirdik. Oysa bu geceler, ne Kur'an-ı Kerim'de ne de sahih hadislerde belirli bir gün olarak kutlanması emredilen gecelerdir. Onlar, zamanla oluşmuş, toplumun peygamber sevgisini ifade etme biçiminin daha doğrusu Hz. Peygamberin yaşamından bizlere bir yansımasıdır.
Ve bu noktada en büyük çelişkiye geliyoruz. Bir devrimci, bir yenilikçi, bir sevgi ve merhamet peygamberi olan Hz. Muhammed'i, doğumundan ölümüne kadar bir "korku ve baskı" unsuru olarak kullanmak ne kadar doğru? Onun adını anarken yüzlerimiz gülmeli, kalbimiz huzur bulmalıyken, neden kaşlarımız çatılır, neden korkuyla titreriz? O, "Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyururken, onun adına insanları korkutmak, tehdit etmek, onu bir "ruh hastalığı"na konu edinmek ne kadar sakat bir yaklaşımdır!
Elbette, bir araya gelip sevdiğimizi anmak, onun getirdiği değerleri hatırlamak ve bu değerlerle hayatımıza yön vermek kıymetlidir. Fakat bu anma, bir zorunluluk ve baskı aracına dönüştüğünde, amacından sapar. Önemli olan, Hz. Muhammed'i doğduğu gecede değil, her an kalbimizde yaşatabilmektir. Onu, Nisan'ın baharında ya da Ocak'ın soğuğunda değil, hayatımızın her mevsiminde, adalet, merhamet, hoşgörü ve sevgiyle hatırlayabilmektir.
Belki de yapmamız gereken, bu anma günlerini birbirimizle yarıştığımız, kimin daha fazla ibadet ettiğini tartıştığımız günler olmaktan çıkarıp, gerçekten anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığımız günler haline getirmektir. Belki de Hz. Muhammed'i, doğum ve ölüm takvimine sıkıştırılmış bir figür olmaktan kurtarıp, bir yaşam rehberi olarak görmeye başlamamızın zamanı gelmiştir.
Aksi halde, her sene başka bir gecede, başka bir mevsimde, hep aynı ezberleri tekrarlamaya mahkum oluruz. Oysa O, mevsimlerden ve takvimlerden bağımsız, her daim taze ve diri bir umuttur. Ve umut, bahar gibidir, ne zaman geleceği belli olmaz; ama geldiğinde her şeyi yeşertir.