Ekonomiler yalnızca üretim, tüketim ve ihracatla büyümez. Bunların temelinde, her gün biraz daha fazla unutulan bir kavram yatar: güven. Güven, piyasanın görünmez elinden daha güçlü bir dinamiktir; çünkü yatırımcıyı, girişimciyi ve tüketiciyi aynı çizgide buluşturur.

Son yıllarda Türkiye’de yaşanan ekonomik dalgalanmaların temelinde sadece faiz politikası, döviz kurları ya da enflasyon yok. Asıl mesele, sermayenin ve bireylerin geleceğe duyduğu güvenin zayıflaması. İş dünyasında sıklıkla dile getirilen “belirsizlik” kavramı artık ekonomik değil, siyasal ve hukuki bir terim haline geldi.

Mal varlıklarına el koyma, şirketlere kayyum atanması, soruşturmalarla iş insanlarının gözaltına alınması gibi örnekler az olsa bile ekonomide yankısı büyük oluyor. Çünkü piyasalar, yalnızca olan bitene değil, olma ihtimaline de tepki verir. Bir yatırımcı, “yarın ne olacağını bilmiyorum” dediği anda, o ekonomide sermaye akışı yavaşlar.

Kredi, faiz, vergi politikaları elbette önemli. Ancak güven zedelenmişse, bu araçlar yalnızca günü kurtarır. Oysa uzun vadeli büyüme; mülkiyet hakkına saygı, hukukun üstünlüğü ve siyasetin ekonomiye müdahale etmemesiyle mümkün olur.

Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı yeni bir ekonomik model değil, güven temelli bir yönetim anlayışıdır. Yatırımcıya, girişimciye, esnafa “Bu ülkede kural değişmez, malına kimse dokunmaz” mesajı verilmeden hiçbir reform kalıcı olmaz.

Ekonomi, rakamların değil, beklentilerin yönetimidir. Eğer beklentiler umutla değil, tedirginlikle şekilleniyorsa; faiz düşse bile yatırım artmaz, vergi indirimi gelse bile istihdam canlanmaz.

Kısacası, güven kaybolduğunda para susar.

Ve bir ülkenin ekonomisi, konuşmayan parayla yol alamaz.