İnsanlık tarihi boyunca Tanrı’yı aradık. Önce göğe baktık. Sonra doğaya. Sonra tapınaklara. Sonra kitaplara. Sonra akla. Sonra gönle. Fakat belki de bütün bu yolculuğun sonunda sorulması gereken soru başka: Tanrı nerede?
Bu sorunun içinde gizli bir kabul vardır. Sanki Tanrı bir yerde bulunuyor, biz de başka bir yerde duruyoruz. Oysa “varoluş” dediğimiz şey bütün bunları kuşatmıyor mu? Eğer varoluşun dışına çıkıp ona dışarıdan bakamıyorsak, varoluşun dışında bir yerden Tanrı’yı aramak ne kadar anlamlıdır?
Burada Tanrı’yı bir nesne gibi düşünme alışkanlığımızla karşılaşırız. Bir şey arıyoruz. Bulmak istiyoruz. Adını koyuyoruz. Tanımlıyoruz. Sonra tanımladığımız şeyin Tanrı olduğunu söylüyoruz. Fakat tanımlanan artık bizim zihnimizdeki Tanrı’dır. İnsan burada önemli bir gerçekle karşılaşır: Tanrı hakkında konuşan da insandır. Varoluş diyen de insandır. Hak diyen de insandır. Nahak diyen de insandır. İyi ve kötü diyen de insandır. Hatta “Tanrı vardır” veya “Tanrı yoktur” diyen de insandır.
Bu, Tanrı’nın insan tarafından yaratıldığı anlamına gelmez. Ama insanın Tanrı anlayışının kendi idrak kapasitesiyle sınırlı olduğunu gösterir. İnsan, varoluşun kendisini kavramaya çalışırken kavramlar üretir. “Tanrı.” “Allah.” “Varlık.” “Hiçlik.” “Ruh.” “Akıl.” “Ben.” “İnsan.” Bunların hepsi insan düşüncesinin varoluşu anlamlandırma araçlarıdır.
Burada asıl mesele “Tanrı hangi kavramdır?” sorusundan daha derine iner: İnsan nedir? İnsan yalnızca iki ayak üzerinde yürüyen biyolojik bir canlı değildir. İnsan, varoluş hakkında düşünebilen varlıktır. Kendisine “Ben kimim?” diye sorabilen varlıktır. Kendi varlığını konu edinebilen varlıktır. Doğanın içinde yaşarken doğayı kavramsallaştırabilen varlıktır. Ve belki en önemlisi: Varlığın kendisini anlamlandırabilen varlıktır.
Bu nedenle insanı yalnızca “yaratılmış” kavramıyla açıklamak eksik kalabilir. İnsan aynı zamanda yaratılmışlığının farkına varabilen varlıktır. Doğayı yaşayan yalnızca hayvan değildir. İnsan doğayı okur. Yaşamı anlamlandırır. Değer üretir. Sorumluluk üretir. Hak ve hukuk üretir. Kendi yaşamına yön verir.
Bu nedenle insanın sorumluluğu da burada başlar. Eğer insan varoluşun dışında değilse, varoluşa karşı sorumluluğu vardır. İnsan hakikatin sahibi değildir. Fakat hakikati arayan varlıktır. İnsan Tanrı’nın yerine geçmez. Fakat Tanrı hakkında düşünen varlıktır. İnsan varoluşu yaratmış değildir. Fakat varoluşa anlam veren bir bilinç olarak ortaya çıkar.
Buradan bakıldığında “Tanrı” kavramının tarihsel yolculuğu da başka türlü okunabilir. İlk insan Tanrı’yı gökte gördü. Mitolojik insan onu doğanın güçlerinde gördü. Devlet toplumları onu kralın ve düzenin arkasına yerleştirdi. Felsefe onu varlığın ilkesi olarak düşündü. Tek Tanrılı dinler onu mutlak yaratıcı olarak kavradı. Tasavvuf ise insanı kendi içine döndürdü. Ve insan sonunda şu soruyla karşılaştı: Ben O’ndan ayrıysam, O’nu nasıl bilebilirim?
Belki insanın hakikat yolculuğu, Tanrı’yı bulmaktan önce kendi ayrılık düşüncesini anlamasıdır. Çünkü ikilik kurulmadan “ben” ve “Tanrı” ortaya çıkmaz. Bu ayrım, düşüncenin başlangıcıdır. Fakat hakikatin son noktası olmak zorunda değildir. Belki de tasavvufun açtığı kapı tam buradadır: İkilik düşüncededir; varoluş ise birdir. Bu birlik, Tanrı’nın yaratılmışlara indirgendiği bir pantheizm değildir. Aksine, yaratılmışların bağımsız bir varlık iddiasını reddeden, varlığın asıl kaynağına işaret eden bir idraktir.
İnsan varoluşun dışında değildir. İnsan varoluşun içindedir. Daha da önemlisi, insan varoluşu fark eden bir bilinçtir. Bu nedenle mesele artık “Tanrı nerede?” sorusu değildir. Mesele: İnsan varoluşu nasıl görüyor? sorusudur. Belki Tanrı’yı aramak, insanın kendi görme kapasitesini keşfetmesidir. Belki hakikati bulmak, dışarıda bir varlık bulmak değil, bakışın kendisini değiştirmektir.
Ve belki insanın en büyük dönüşümü şudur: Tanrı’yı arayan insan, sonunda kendisinin de aranan hakikatin içinde olduğunu fark eder. Burada insan Tanrı olmaz. İnsan, varoluşun sahibi de olmaz. Fakat insanın konumu değişir: İnsan artık varoluşa dışarıdan bakan seyirci değil, varoluşun kendisini idrak eden bir parçasıdır.
Bu idrak, salt teorik bir farkındalık değildir. Onunla birlikte sorumluluk doğar. Doğaya, diğer insanlara, kendi varoluşuna karşı bir tutum değişir. Çünkü varoluşun içinde olduğunu bilen insan, artık “dışarıdaki bir Tanrı’ya” hesap vermekten öte, varoluşun kendisine karşı sorumlu olduğunu hisseder. Değer üretmek, adalet aramak, merhamet göstermek ve anlam arayışını sürdürmek, bu idrakin doğal sonuçlarıdır. İşte “insan” dediğimiz şeyin asıl büyüklüğü de burada başlar.