Sözlükler zinayı gayrimeşru cinsel ilişki olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan, doğanın iki ucu olan kadın ve erkeğin bir araya gelmesine ne şartlarda müsaade edileceğine dair dinler ve toplum tarafından konan kurala karşı yapılan fiil anlaşılmaktadır.
Kadın ve erkeğin bir arada bulunmasına yönelik din adına söylemde bulunanların aralarında nikah sözleşmesi bulunmayan bir arada bulunma, bakışma ve ilişkinin zina olarak tanımlandığı yazılı ve görüntülü medyaya yansımasından anlaşılmaktadır. Öyle ki bu çevrelerce devlet tarafından onaylanan nikah - sözleşme dahi yok sayılarak hoca efendilerce yapılan, halk arasındaki söylemi ile imam nikahının eylemi zina olmaktan kurtardığını söylemekteler.
Cinsellik, üreme içgüdüsünün dürtüsüdür ve bitkilerle hayvanlarda yaratıcı bunun kontrolünü kendisi üstlenmiştir. İnsanlarda ise her nefsin kendisine verilmiştir. İnsanın mükerremliği ve mükemmelliği burada yatmaktadır. Varoluşumuzu sorgulamamız ve dönüştürmemize yönelik en önemli nokta gözü ile de bakabiliriz.
Eğer yaratıcının doğada hayvanlara uyguladığı yasadan ders alırsak yaptığımız eylem neslin devamına yönelik bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkar ve eylemlerimizden sorumluyuz. Karşı cins ile bir araya gelerek kendi neslimizin devamını sağlamaktayız.
Doğada hiç sakat, hastalıklı, asalak bir hayvan gördünüz mü? Belki de kendimiz; çevremizdeki kişilerin öz geçmişleri ve fiillerini gözlediniz mi hiç? Allah mı öyle yaratmış yoksa biz kendi zaaflarımızın üzerine kerim olan Allah örtüsü atarak kötü fiillerimizi kapatmaya mı çalışıyoruz? Örnek içkiliyken namaza yaklaşmayın, araç kullanmayın uyarılarına uyarken uymadığımızda cezai müeyyidelerle karşılaşırken eşlerimizle her türlü ilişki halindeyken bir araya gelmenin faturasını kim çekiyor? Ne yaptığımızın farkında mıyız? Bir kameraya poz vermeden veya cemiyet içine çıkmadan önce her türlü tedbiri alıyoruz da, duygu ve düşüncemizi yüklediğimiz cinsel birleşmelerimizde neden böyleyiz? Kimsenin görüp bilmediğini sandığımız kötü fiillerimizle cemiyet hayatımızı zehirlediğimizin farkında mıyız?
Aslında din yasası burada devreye giriyor. Ancak yapılan işi, karşılıklı rızaya ve amaca dayanan sözleşmeyi, nikahı onaylayarak kutsamakta, bizler de kutlamaktayız. Halbuki gelecek nesillerin yaratıldığı bu sözleşme öncesi özel eğitim verilerek psikolojik ve bedensel testler yapılarak, ekonomik alt yapının uygunluğu sağlanarak, doğacak çocukların büyüme sahaları planlanarak evlilikler veya çocuk yapmalar onanılsa en azından geleceğimize yönelik temiz bir nesil vücuda getirmiş oluruz. Hadi buna hayal diyelim en azından inanç ve kutsalın hayal olmayıp karşısındaki ve yaptığı eylem olduğu ilgililerce hatırlatılsa, yapılan işin yazılımının işlenerek hakikatine ermesine temel dayanak olur.
Bu duygu ve düşünceden yoksun nikah adı altında veya ne getirip ne götüreceğini bilmeden nikahsız rızaya dayalı birliktelikler dahi içgüdüsel cinsellik dürtüsü ile yaptığımızda zinadan kurtulmuş olmadığımızı düşünüyorum.
Birliktelikler veya evlilikler sonrası karı koca arasında çıkan kavga, aldatma ve öldürmelerin yapılan eyleme layık olmadığımızı veya insanın doğasına aykırı olduğunu haykıran isyanlar olarak okunmaktadır.
Gitmiyorsa ayrılsınlar...! Ayrı olan zaten bedenler. Bir araya getiren duygular, sürdüren ise düşünceler. Bunlar oluşamadığı veya tamamlanmadığı için kavga çıkıyor. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Herkes kendi istek ve arzularının esiri olarak ben ben davulu çalmada.
Neden böyle oluyor derseniz; insan, kendini tanımadan, varlığa ve insanlığa karşı sevgi ve saygı oluşmadan, toplumda istikrarlı bir yaşam standardı edinmeden, harama ukçur çözmesin veya isteğini helal yönden karşılasın düşüncesiyle evlilik müessesi oluşturulduğundan var olan cinsel dürtünün evliliğin devamını sağlayacak gerekli birliği sağlayamadığı ve cinselliğin sadece hayvansal olan üreme ve doğanın verdiği haz duygusunu tatmin amaçlı kullanıldığı yaşanmışlıklardan anlaşılmaktadır.
Haramın haramiliğe dönüşerek bu durumun da insanı ve insani değerleri yok ettiği bunun da en büyük günah, suç toplumu olarak içinde yaşadığımız hayatı oluşturduğundan habersiziz. Halbuki tüm dinler bunu söylüyor. Ama söyleyen ve dinleyen yukarıda anlatılanlardan olduğundan ne duyuluyor ne anlaşılıyor. Duyulsa da bireysel zaaf ve arzuları, zinanın zindanı onu esir, kör ediyor.
Bu birleşmelerde insana yakışan, sevgi ve saygıyla varlıkla bütünleşmek duygusunun hâkim olması gerektiği düşünülmektedir. O zaman yapılan eylemin zina olmaktan çıkarak varlığa artı değer katmak olarak sevaba dönüşeceği yine dinlerce ifade edilmektedir.
Kuranı Kerim, insana yakışmayan bu tür birlikteliklere “belhum edel” hayvandan da aşağı olarak tanımlar.
Nikah, Âdem ile Hava’nın birlikteliği ile başlatılır ve Hıristiyanlık inancında bu eylem ilk günah olarak tanımlanır.
Tüm varlığın devamı üremeyle sağlandığına; insanlarda da yapısı gereği eşeyli üreme yaptığına göre yapılan bu eylemin günah görülmemesi düşünülebilir. Ama günümüz insanı Adem’in niyetinde olmadığından günah sayılmakta. Günahı ortadan kaldırmak fiili kötü görmek ve engellemenin çare olmadığı, ancak günah duygu ve düşüncesini besleyen hayvanlıktan insanlığa yönelmekle mümkün olacağı, yani olaya üreme ve haz dürtüsü bakmamakla mümkün olacağı, bu durumun da bize sevgi dolu yeni bir beden ve huzur dolu yaşam olarak döneceğine iman etmekle başaracağımız kendi kendimizle yapacağımız bir mücadele olarak görülmektedir. Kendimize ve çevremizdeki kişilerin yaşantılarına baktığımızda sorunun kaynağı gözükmekte. Boşa denmemiş “Kul Allah’a nasıl bakarsa Allah da kula öyle bakar”
Bu fiil, evlilikle birlikte İslam inancında “Allah emrine girme” olarak tanımlansa da, yaptığımız işi başka bir işde haram – yasak – kötü olarak yaftaladığımızdan Allah emrini hayvansal olarak anladığımız anlaşılmaktadır.
Bu emre içgüdünün değil fedakarlık ve feragata dayanan gerçek sevginin rehberliğinde ulaşılabileceği düşünülmektedir. Yaratıcımıza, küfür etmek, yaratıcı gücü kötü görmek ve kötü fiilde bulunmaktan büyük günah-suç bulunabilir mi? Hele hele bu günahın-suçun dahi farkına varmayanlar olmamızdan daha büyük bir zillet ola bilir mi?
Doğada bitki ve çiçekler baharın coşkusu ile en güzel kıyafetlerini giyinip kokularını esen yele katarak arıları ve kuşları kendine çekerek hormonlarını yaydıkları gibi genç kız ve erkeklerimiz de ergenlikleri ile en güzel hormonal duygu ve düşüncelerini birbirlerine salarak mutluluk içinde karşı cinsleri ile bir arada gençliklerinin baharını yaşıyorlar. Bu birlikte yaşamın olmadığı toplumlarda gençlerimiz hormonal bütünlüğünü sağlayamadıklarından bu eksikliklerini farklı yollarla dışa vurmakta, Dili olmayan hayvan ve kendini savunamayan çocuklara musallat olunmakta.
İçinde bulunduğumuz bahar ayında, bitkiler-hayvanlar ve insanlar olarak iç içe sevgi dolu bir ortamda yaşayıp mutlu olma coşkusu varlığa ait en yüce bir duygu tezahürü olsa gerek. Elbet varlığın yasası gereği bu duygu ve düşünceyi kıskanan karanlık ruhlu sevgi yoksunları bu durumdan rahatsız olacak. Bu duygunun altında yatan gerçeğin ona ulaşamama arzusu olduğu; bu nedenle onu ortadan kaldırma-yok etme düşüncesinin ürünü olduğu değerlendirilmektedir.
Kontrolsüz ateş ile barutun bir arada bulunması yangın ve patlama riskini doğurduğu gerçeğinden yola çıkılarak bu beraberliklere bir sınır çizme gerekliliği göz ardı edilemez. Bu konu toplumuna ve gelişmişlik seviyesine göre farklı metotlarla çözülebilir. Bireysel olarak çocuklarımıza cinselliğin ve amacının ne olduğunu anlatamıyorsak dahi hayvan olmadığımızı, ruh varlığı olduğumuzu ve fiillerimizle yapılandığımızı, yaptığı eylemin kendisine ve kız kardeşine yapılmasını isteyip istemediği otokontrolünün işlediğini gerçeğinin anne baba olarak hatırlatmamız gerektiği düşünülmektedir.
Batı toplumlarında genç erkek ve kızların bir arada yaşamalarına karışılmayıp nikahsız çocuk yapma eylemi kınandığı söylenmekte, doğan çocuklara ise devlet olarak sahip çıktıkları söylenmektedir. Bu durum aile yapısını ortadan kaldıracağı gibi toplumsal yapıyı da ortadan kaldırarak insanı ve insani değerleri yok ederek para ve güce odaklı ekonomik düzenlerin otomosyon ve robot teknolojisine yönelmesine neden olmaktadır. Yani bu konu insan ve geleceğini derinden etkilemekte ve göz ardı edilemez. Konu laik veya dini yaşam tarzına da evrilemez.
Zina; zindan, karanlık, ışığı-aydınlığa çıkma umudu olmayan, sevginin ve empatinin olmadığı hayvanların dahi tevessül etmediği bir eylem ve makam. İnsanlık onbin yıldır toplumsal yerleşik düzende yaşıyor ve bu konuyu henüz çözebilmiş değil. Bunun çözümü bireyler olarak hayvansal olan doğal yaşamdan insan denilen sevgi, saygı, kıymet bilme, paylaşma, hoş görme gibi yüce değerler üreten kişilere evrilmemizle bireysel olarak çözebiliriz. Atalarımızca o nedenle davul bile dengi dengine diyerek evliliklerde ailesel denklik-uygunluk aranmıştır.
Yaptığımız eylemlerden biz sorumluyuz. Bunu devlet veya din kanalı ile meşru saymak, kendi kişisel isteklerinize göre yorumlamak bu karanlığı ortadan kaldırıp sevgi ve saygının egemen olduğu bir makama taşır mı?
Hayvanlara ait içgüdüsel dürtüye yönelik cinsel isteklerin insan tarafından yapılmasının zina olduğu ve fedakârlık ve feragat gerektiren sevgi dünyasını göstermesi açısından bu düşüncenin insana yakışmayan önemli bir günah olduğu açık. Bunun günahlığı da her dinde yazmakta. Kuranı Kerimde hiç günah işlemezseniz sizi helak eder günah işleyen kullar yaratırım. Tövbeye kapıma gelin yani hayvanlığı terk ederek insanlığa, ilahi dünyaya-cennetime gelin demiyor mu? Farklılığımızın farkında mıyız?
Yaptığımız fiilin farkına vararak arınıp yüzümüzün karanlığını silerek ışıl ışıl parlayan yüzlere bakma ümidiyle.