İnsan, var olduğu günden beri yalnızca yaşamamış, yaşadığı dünyayı anlamaya da çalışmıştır. Göğe bakmış, yere bakmış, suya, ateşe, güneşe, aya, dağlara ve hayvanlara bakmış; gördüğü her şeyin ardında bir anlam, bir güç ve bir düzen aramıştır. Belki de Tanrı düşüncesinin başlangıcı burada aranmalıdır: İnsan, karşısındaki varlığı yalnızca görmemiş, onun ne olduğunu ve neden var olduğunu sormuştur.

İlk dönemlerde insan kendisini doğadan ayrı görmüyordu. Gök, yer, su, ateş ve güneş hayatın dışındaki nesneler değildi. İnsan onların içinde yaşıyor, onlardan besleniyor ve onların düzenine bağlı bulunuyordu. Gök yalnızca başımızın üzerindeki boşluk değildi. Yağmurun, ışığın ve zamanın kaynağıydı. Yer yalnızca üzerinde yürüdüğümüz toprak değildi; doğuran ve besleyen varlıktı. Su hayatın kendisiydi. Bu nedenle ilk insanın kutsalı, bugünkü anlamda gökte oturan bir Tanrıdan önce, varlığın kendisinde aranmalıdır.

Sonra insan gördüğü güçleri isimlendirmeye başladı. Gök tanrı oldu. Güneş tanrı oldu. Deniz tanrı oldu. Bereket, savaş, ölüm ve aşk ayrı ayrı tanrısal güçler olarak tasavvur edildi. Böylece insan, varoluşu kendi zihninin anlayabileceği biçime çevirdi. Tanrılar insan gibi konuşuyor, kızıyor, seviyor, savaşıyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor ve insanlardan kurban istiyordu.

Aslında insan burada yalnızca tanrılarını yaratmıyordu; kendi toplumsal dünyasını da tanrılar dünyasına taşıyordu. Yeryüzünde kral varsa gökyüzünde de kral olmalıydı. Yeryüzünde düzen varsa gökyüzünde de düzen olmalıydı. Böylece tanrı ile insan arasına kral girdi. Tanrı → kral → toplum. Tanrısal düzen, siyasal düzenin temeli haline geldi. İnsan artık yalnızca doğanın bir parçası değil, aynı zamanda kurulan toplumsal ve dinsel düzenin de bir parçasıydı.

Fakat insanın soruları bitmedi. Bir süre sonra insan yalnızca “Hangi tanrı yağmuru yağdırıyor?” diye sormadı. “Bütün bunların temelinde ne var?” diye sormaya başladı. İşte mitolojiden felsefeye geçişin önemli kırılmalarından biri burada ortaya çıktı. Soru değişti. Tanrıların ne yaptığı değil, varlığın neden var olduğu sorulmaya başlandı.

Thales suyu ilk ilke olarak düşünürken, Anaksimandros apeironu (sınırı olmayan) ortaya koyarken, Herakleitos logosu varlığın düzeni olarak kavrarken artık mitolojik tanrıların hikâyelerinden başka bir düzleme geçiliyordu. İnsan ilk kez Tanrı’yı bir varlık olarak değil, varlığın ilkesi olarak düşünmeye başladı. Bu çok büyük bir değişimdi. Çünkü insanın kendisi de değişiyordu. Artık yalnızca tanrıların karşısında duran kul değildi. Düşünen, sorgulayan ve hakikati araştıran varlıktı. Fakat bu yolculuk burada da bitmedi.

Tek Tanrı düşüncesiyle birlikte Tanrı, çok sayıdaki tanrısal güçlerden ayrılarak mutlak olan olarak kavranmaya başladı. İnsan ise kuldu. Ama yalnızca kul değildi. Yeryüzünde sorumluluk taşıyan bir varlıktı. Böylece insanın önüne iki görev kondu: Kendini bilmek ve yaşadığı dünyaya karşı sorumluluk taşımak. Tanrı yukarıda, insan aşağıda değildi yalnızca. İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkiye dönüşmeye başladı.

Ve sonunda soru başka bir biçime büründü: Tanrı’yı nerede aramalıyız? Gökte mi? Tapınakta mı? Kitapta mı? Akılda mı? Gönülde mi?

Belki de insanlık tarihinin en uzun yolculuğu, bu sorunun peşinden gitmektir. Çünkü insan Tanrı’yı ararken aslında kendi varlığının sınırlarını da arıyordu. Ve yolculuk sonunda soru Tanrı’dan insana dönecekti: Ben kimim?