İnsan önce Tanrı’yı dışarıda aradı. Gökte aradı, dağda aradı, taşta aradı, ateşte aradı. Sonra tapınaklar yaptı, heykeller yaptı, dualar etti. Tanrı’yı kendisinden ayrı ve kendisinin üzerinde bulunan bir güç olarak tasavvur etti. Fakat düşünce geliştikçe Tanrı anlayışı da değişti.

Felsefe, mitolojik Tanrı’yı sorgulamaya başladığında aslında Tanrı’yı küçültmüyor; onu başka bir düzleme taşıyordu. Artık soru “Tanrı ne yaptı?” değildi. “Varlığın temeli nedir?” sorusuydu. Aristoteles’in ilk hareket ettiricisi (Prime Mover), Platon’un İyi İdeası gibi düşünceler, Tanrı’yı insan biçimli tanrıların dünyasından çıkararak metafizik bir ilke haline getirdi.

İslam düşüncesinde ise bu mesele daha da derinleşti. Allah, varlıklar arasında bir varlık değildi. “Leyse kemislihî şey’un” (Hiçbir şey O’na benzemez) anlayışı, Tanrı’yı yaratılmışlar dünyasındaki herhangi bir nesne gibi düşünmenin önünü kapattı. Böylece önemli bir ayrım ortaya çıktı: Tanrı, varlıklar toplamının bir parçası değildir. Peki nedir? İşte felsefe ile dinin kesiştiği yerde bu soru insan düşüncesini yüzyıllar boyunca meşgul etti.

Tasavvuf ise soruyu bir adım daha ileri götürdü. Tanrı’yı dışarıda arayan insanın önce kendisine bakması gerektiğini söyledi. “Kendini bil.” Çünkü insan kendisini Tanrı’dan tamamen ayrı bir varlık olarak kabul ettiği sürece, Tanrı’yı da karşısına koyuyordu. Ben burada, O orada. Ben yaratılmışım, O yaratıcı. Ben bilenim, O bilinen. Ben arayanım, O aranılan. Fakat tasavvufun derinliklerinde bu ikiliğin kendisi sorgulanmaya başladı.

İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd düşüncesi bu bakımdan önemli bir eşiktir. Fusûsu’l-Hikem’de ve diğer eserlerinde ortaya koyduğu gibi varlık birdir; çokluk, bu birliğin görünüşleridir. Bu görüş, Tanrı’yı yaratılmışlara indirgemez. Aksine, yaratılmışların gerçekliğini Tanrı’nın varlığından bağımsız bir “ikinci varlık” olarak görmeyi reddeder. Varlık birdir; görünüşler ise çoktur.

İnsan da bu varlığın dışında değildir. Böylece insan yalnızca yaratılmış bir varlık olmaktan çıkar; varlığın kendisini idrak edebildiği bir mertebe olarak düşünülür. İnsan küçük âlemdir. Âlem büyük insan. İnsan, varlığın kendisini okuyabildiği aynadır.

Mevlânâ’da da insanın yolculuğu dışarıdan içeriye doğrudur. Mesnevî’de ve Dîvân-ı Kebîr’de görüldüğü üzere insan önce dünyayı tanır. Sonra kendisini. Sonra kendisindeki hakikati. Sonunda arayan ile aranan arasındaki ayrımın ne kadar gerçek olduğunu sorgulamaya başlar. Burada önemli bir nokta vardır. Bu düşünce “insan Tanrı’dır” demek değildir. Daha derin bir soru ortaya koyar: Tanrı’yı bilen kimdir? Tanrı hakkında konuşan kimdir? “Allah vardır” diyen kimdir? “Varoluş budur” diyen kimdir? “Bu hak, bu nahaktır” diyen kimdir? Bütün bu hükümleri veren insan değil midir?

O hâlde insanın problemi yalnızca Tanrı’nın ne olduğu değildir. İnsanın kendi bilme biçiminin ne olduğu da problemdir. Çünkü insan Tanrı hakkında konuşurken, aynı zamanda kendi idrak kapasitesini ortaya koymaktadır.

Tanrı kavramı değiştikçe insanın kendisine verdiği konum da değişmiştir. Mitolojide insan tanrıların karşısındaydı. Dinde insan Allah’ın kuluydu. Felsefede insan bilen ve sorgulayan özne oldu. Tasavvufta ise insan, hakikati kendi içinde arayan varlığa dönüştü. Ve böylece soru yeniden insana döndü: İnsan gerçekten Tanrı’nın karşısında duran ayrı bir varlık mıdır? Yoksa varoluşun kendisini idrak eden bir görünüm müdür? Bu soru bizi üçüncü yazının kapısına getiriyor.