Sağlıklı düşünme, insanın kendi düşüncesini ölçü kabul etmesiyle başlamaz. Çünkü ölçen de ölçülen de aynı yerdedir. İnsan, kendisini aşan bir ölçüye, bir örneğe ve bir yöne ihtiyaç duyar.

İşte burada inanç devreye girer. İnanç yalnızca bir şeyi kabul etmek değildir; aynı zamanda yol ve yöneliştir. İnsan bu yönelişle hem Yaratıcı’ya hem kendisine döner; kendini tanımaya ve dönüştürmeye başlar.

Bu yönelişte “Rab” kavramı derinleşir. Rab, yetiştiren, geliştiren, olgunlaştırandır. İnsan yalnız bırakılmış bir varlık değildir; hayat içinde eğitilir, sınanır ve olgunlaşır.

Fakat insan yalnızca soyut ilkelerle yetinmez. Yaşanmış hâli görerek de öğrenir. Bu noktada “adam” kavramı ortaya çıkar. Adam, sadece biyolojik insan değildir. Adam olmuş kişi, insanlığın ölçüsünü hâlinde taşıyandır. Bu yüzden denir ki: İnsan doğulur, adam olunur.

Her işin bir ustası vardır; adamlığın da. Ziya Paşa’nın meşhur sözü bunu dile getirir: “Âdeme âdem gerektir âdem etsin âdemi, Âdem âdem olmayınca âdem netsin âdemi.”

Adam olmak bir unvan değildir. Sözüyle hâlinin birbirini doğrulaması, bildiğini yaşaması, yaşadığını başkasına dayatmak yerine kendi üzerinde gerçekleştirmesidir. Ölçü, böylece dışarıdan konulmuş bir kural olmaktan çıkar; yaşanmış insanlık hâlinde görünür.

İnsan kendisini bu ölçüye vurur: Neyi biliyorum? Neyi yalnızca bildiğimi sanıyorum? Gördüğümü gerçekten görüyor muyum? Yoksa gözüm açık, kulağım işitiyor olduğu hâlde gönlüm kendi hükümlerimin içinde mi mühürlü? Bu mührü kim vurdu, kim açar?

Gönül mührü çoğu zaman dışarıdan bir elin vurduğu bir damga değil, insanın kendi hükümlerine, bildiklerine ve “ben böyle görüyorum” yargılarına sıkı sıkıya tutunmasıyla zamanla kendisinin oluşturduğu bir kapanmadır. Göz açık, kulak işitir ama gönül artık yeni bir şeyi kabul etmez. Bu mührü çoğunlukla insan kendi eliyle vurur; açmak ise tek başına kendi gücüyle mümkün olmaz, çünkü kapanma kendi alışkanlığından doğmuştur. Açılış, insanın kendi ölçüsünü bırakıp daha yüksek bir ölçüye ve daha olgun bir hâle yönelmesiyle başlar. Bu yönelişte hem kendi çabası —kendini sürekli ölçüye vurmak, “belki yanılıyorum” diyebilmek— hem de Rab’bin terbiyesi birlikte işler. Yönelen ve kendini sürekli sınayan insan için mühür yavaş yavaş gevşer; kendi kendine “ben açacağım” diyen için değil, inançla yola koyulup çaba gösteren için kaldırılır.

Görmek yalnızca gözün, duymak yalnızca kulağın işi değildir. İnsan, gördüğünü ve duyduğunu nasıl anlamlandırdığıyla da sınanır.

Sağlıklı düşünmenin başlangıcı, kendini ölçü sanmamaktır. İnsan önce yönelir. İnançla bir yol tutar. Çaba gösterir. Kendinden daha olgun birini ölçü alır. Yanlışını görür, eksikliğini kabul eder. Böylece yavaş yavaş sağlamlaşır. Zincir şöyledir: İnanç (iman etme) → yöneliş → terbiye → çaba → adam → ölçü → sağlama → idrak → sağlamlaşma (emin olma).

Burada “adam” son durak değil, ölçünün insan hâlinde görünmesidir. İnsan kendisini bu ölçüde sınadıkça başkasını değil, kendisini görmeye başlar. İnsan doğulur; insanlık ise yaşanarak adam olunur. Sağlam düşünce de, kendini yeterli gören değil, kendini sürekli ölçüye vuran insanın hâlinden doğar.