İnsan deyince hepimizin zihninde aynı varlık mı canlanır? Et ve kemikten oluşan, yiyen, içen, çalışan, üreyen ve ölen canlıdan mı söz ediyoruz?
Yoksa düşünen, anlam arayan, kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı sorgulayan başka bir varlıktan mı? Belki de mesele tam burada başlıyor. Çünkü insan olmak ile insanlığın farkına varmak aynı şey değildir.
İnsan dünyaya gelir. Yaşar. Çevresini algılar. Öğrenir. Bilgi edinir. Toplumun içine girer. Kendisine bir isim, bir aile, bir meslek, bir inanç ve bir kimlik verilir. Böylece hayatını sürdürür. Fakat bütün bunlar bize şu soruyu henüz cevaplamaz: İnsan, kendisi olarak mı yaşamaktadır; yoksa kendisine verilmiş olanı mı yaşamaktadır?
Algılayan insan
İnsan önce algılar. Görür, duyar, dokunur, korkar, sever, ister. Fakat algı tek başına insanı özgürleştirmez. Çünkü algıladığımız dünyayı büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevre belirler. Aileden öğrendiklerimiz, toplumun kabulleri, kültür, gelenek, eğitim, korkular ve beklentiler zihnimizde görünmeyen kodlar oluşturur. Sonra bunları kendi düşüncelerimiz sanabiliriz. İşte insanın ilk sınavı burada başlar: Bana ait olduğunu düşündüğüm düşüncelerin ne kadarı gerçekten bana ait?
Bilen insan
İnsan bir noktada kendisine verileni sorgulamaya başlar. Okur, araştırır, karşılaştırır, düşünür. Bilim burada devreye girer. Felsefe devreye girer. Tarih, sanat ve edebiyat devreye girer. İnsan artık yalnızca gördüğünü değil, gördüğünün arkasındaki düzeni anlamaya çalışır. Böylece algı bilgiye dönüşür. Fakat burada da durmak mümkün değildir. Çünkü çok bilen bir insan, bildiği kadar insan olmayabilir. Bilmek başka, bildiğini yaşamak başkadır.
Adaleti bilen fakat adil olmayan insan bunun en açık örneğidir. Sevgiyi anlatan fakat sevgisiz yaşayan da öyle.
Anlayan insan
Bilgi çoğaldıkça insan bir başka eşiğe gelir. Artık tek tek bilgilerin peşinde değildir. Bilgiler arasındaki bağı görmeye başlar. İnsan ile doğanın, birey ile toplumun, geçmiş ile bugünün birbirinden kopuk olmadığını fark eder. “Bu nedir?” sorusunun yanına “Neden böyledir?” ve “Bunun bütündeki yeri nedir?” sorularını koyar. Bilgi anlayışa dönüşür. Fakat anlayış da henüz son durak değildir.
İdrak eden insan
İdrak, bilginin insanın kendisine dönmesidir. İnsan artık yalnızca dünyayı anlamaya çalışmaz; kendisini de o dünyanın içinde görmeye başlar. Sorusu değişir: “Hakikat nedir?” yerine, “Ben bu hakikatin neresindeyim?” diye sormaya başlar. İşte burada insanın dışarıya bakan gözü, içeriye de dönmeye başlar.
Hâl olan insan
Belki de asıl dönüşüm burada gerçekleşir. Çünkü insanın bildiği ile yaşadığı arasındaki mesafe kapanmaya başladığında bilgi hâle dönüşür. Adaleti bilen insan adil olur. Merhameti bilen insan merhametli olur. Sevgiyi bilen insan sevgiyi yaşar. Hakikatten söz eden insan, hakikati hayatında görünür kılar. Böylece insanın sözü ile hâli birbirinden ayrılmaz. Mevlânâ'nın insan anlayışında da insanın kemale yönelişi yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Sûretten mânaya, görünenden görünmeyene doğru bir yolculuk vardır. Tasavvufun insân-ı kâmil anlayışı da insanın hakikati kendi varlığında gerçekleştirmesi fikri etrafında şekillenir. Fakat burada önemli bir soru daha vardır: Kâmil insan kimdir?
İdeal insan kusursuz insan mıdır?
Bence değildir. Kusursuz insan diye bir varlık aramak, insanı hayatın dışına çıkarmaktır. İdeal insan, hiç hata yapmayan insan değildir. İdeal insan, kendisindeki insanlık imkânını gerçekleştirmeye çalışan insandır. Kendini bütünden koparmaz ama bireyselliğini de yok etmez. Özgürdür ama sorumsuz değildir. Bilir ama bilgisini üstünlük aracına dönüştürmez. İnanır ama inancını başkasına zorla kabul ettirmeye çalışmaz. Sever ama sevgiyi sahiplenmeye dönüştürmez. Ve en önemlisi, insanı kendisine bağımlı kılmaz. Çünkü gerçek anlamda olgunlaşmış insanın amacı, kendisine hayran insanlar oluşturmak değil, insanın kendisindeki insanı uyandırmasına vesile olmaktır. Belki de insanlığın en büyük meselesi budur. İnsana yeni bir şey vermek değil, onda zaten bulunanı uyandırmak.
İnsan insanda ne görür?
Buradan başka bir meseleye geçiyoruz. Aynı insan, farklı kişilerde farklı duygular uyandırır.
Birisi kâmil gördüğü insana bakıp ilham alır. Bir başkası onu anlayamaz. Bir başkası kendi düzeninin bozulacağından korkar. Bir başkası onun söylediklerini reddeder. Bir başkası ise onda kendisini görür. Demek ki insanın karşısındakine verdiği tepki, yalnızca karşısındaki insan hakkında değildir. Kendisinin nerede durduğunu da gösterir. Kendi kabullerinin içinde yaşayan insan, kendisini sarsan kişiyi çoğu zaman tehdit olarak görebilir. Bilen insan onu kendi bilgisiyle ölçer. Anlayan insan onu anlamaya çalışır. İdrak eden insan onda kendisindeki imkânı görür. Hâl olan insan ise gördüğü hakikati kendi hayatına taşır. Bu nedenle ideal insanın toplumdaki rolü insanları kendisine benzetmek değildir. İnsanın kendisi olmasına yardım etmektir.
Belki de Mevlânâ'nın insan-ı kâmil anlayışıyla bugün yeniden düşünmemiz gereken nokta tam buradadır. Kâmil insan, insanların üzerinde duran bir insan değildir. İnsanlığın içinde açılmış bir imkândır. Ve belki de hepimizin içinde vardır. Mesele onu dışarıda bulmak değil;
kendi içimizde uyandırmaktır.