Bugün ekonomiye baktığımda aklıma şu soru geliyor: Üretilmeyen bir şey nasıl değer kazanır ve insan, henüz var olmayan bir değerin borçlusu hâline nasıl gelir? Geleneksel ekonomide değer ile üretim arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir mal üretilir, bir hizmet verilir, bir emek ortaya konur ve bunun karşılığında değer oluşur.

Modern finans dünyasında ise gelecekte oluşması beklenen değerler de bugünden ekonomik ilişkinin konusu olabiliyor. Gelecekte kazanılacak gelir bugünden hesaplanıyor; henüz gerçekleşmemiş kazançlar, borçlar ve finansal haklar oluşturuluyor. İşte burada eski bir söz yeniden anlam kazanıyor: “Faiz haramdır.”

Bu söz yalnızca matematiksel olarak “borç verilen paraya fazlasını almak yasaktır” şeklinde okunursa meselenin yalnızca hukuki tarafını görürüz. Daha derinden baktığımızda ise faiz, gelecekte ortaya çıkacak değeri bugünden bir alacak hakkına bağlama meselesidir.

İnsan bugün borç alır. Fakat borcunu bugün üretmez. Onu gelecekteki emeğiyle öder. Dolayısıyla borç veren, yalnızca bugünkü parası üzerinde değil, borç alanın gelecekte elde edeceği gelir üzerinde de bir hak oluşturmuş olur. Borcun üzerine faiz eklendiğinde bu gelecek yükümlülüğü daha da büyür. Böylece insan yalnızca sahip olduğu şeylerden değil, henüz üretmediği geleceğinden de sorumlu hâle gelir. Belki de faiz yasağının düşündürücü tarafı tam burada ortaya çıkar: İnsanın geleceğini borçlandırmak.

İslam'ın faiz yasağını yalnızca bireysel bir ahlak kuralı olarak değil, ekonomik ilişkinin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin bir uyarı olarak okuduğumuzda mesele daha geniş bir anlam kazanır. Çünkü üretimde risk vardır. Ticarette risk vardır. Ortaklıkta risk vardır. Üreten de kazanabilir, kaybedebilir. Fakat faizli borç ilişkisinde, borç veren açısından belirli bir getiri önceden sözleşmeye bağlanır; borç alanın gelecekteki üretimi ise bu yükümlülüğü karşılamak zorunda kalır. Burada şu soru ortaya çıkar: Üretmeden kazanmak mümkün müdür?

Eğer para yalnızca değişimin aracı olmaktan çıkıp kendi başına para üreten bir nesneye dönüşürse, ekonomi üretimden uzaklaşarak kendi içinde dolaşan soyut bir değer sistemine dönüşebilir.

Borsa, finansal araçlar ve sanal varlıkların tamamı elbette aynı şey değildir. Bunların üretimle ve gerçek ekonomik faaliyetlerle farklı derecelerde ilişkileri vardır. Fakat finansal faaliyetin üretimden koparak yalnızca fiyat hareketlerinden kazanç elde etmeye yönelen biçimleri, burada tartıştığımız soruyu yeniden gündeme getirir: Değer nereden geliyor? Gerçek üretimden mi? Yoksa insanların geleceğe ilişkin beklentilerinden mi?

Belki de “faiz haramdır” sözü, bize yalnızca paranın nasıl kullanılacağını değil, insan ile gelecek arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini de düşündürmektedir. Çünkü insanın emeği gelecektedir. Geleceği ise henüz gerçekleşmemiştir. Henüz gerçekleşmemiş olanı bugünden borçlandırdığımızda, aslında insanın geleceğini ekonomik bir teminata dönüştürmüş oluruz. Ve burada mesele artık yalnızca para değildir. Mesele insanın kendi geleceği üzerindeki hakkıdır. İnsan devletin vatandaşıysa, bu gelecek aynı zamanda kamusal bir haktır. Devletin görevi, insanın geleceğini borçlandıran ekonomik ilişkileri denetlemek ve kamusal çıkarı korumaktır. Fakat devleti yönetenler bu ekonomik düzenin ürettiği kazançtan nemalanıyorsa ne olacaktır?

O zaman devlet, insanın geleceğini koruyan bir yapı olmaktan çıkıp, insanın geleceği üzerinden kurulan ekonomik düzenin ortağı hâline gelebilir. Böyle bir durumda sorun artık yalnızca faiz değildir. Sorun yetkinin kimin adına ve kimin yararına kullanıldığıdır.

Kişisel olan kamusal sonuç doğuruyorsa devlet buna müdahil olmalıdır. Fakat kamusal yetkiyi kullananlar kişisel çıkar elde ediyorsa, bu kez kamusal olan kişiselleştirilmiş olur. İşte asıl tehlike burada başlar: İnsan geleceğini borçlandıran sisteme karşı devleti bir güvence olarak görürken, devletin kendisi o sistemden nemalanıyorsa, insan kime karşı hakkını arayacaktır?

Bu nedenle mesele yalnızca “faiz haramdır” demek değildir. Mesele, insanın emeğinin, geleceğinin ve ürettiği değerin kimin hakkı olduğudur. Ve daha temel soru şudur: Devlet insanın geleceğini mi koruyacaktır, yoksa insanın geleceği üzerinden kurulan düzeni mi?