Her gün onlarca “haklı” insanla karşılaşıyoruz. Televizyonda, sosyal medyada, sokakta… Herkes kendi davasının, kendi düşüncesinin, kendi acısının arkasında dimdik duruyor. Herkes kendi hükmünü savunuyor, karşısındakini haksız buluyor. Peki, bütün bu “haklılıkların” arasında Hak’a kim ulaşabiliyor?

Fatiha’da okuduğumuz şu cümle bu nedenle yeniden düşünülmeyi hak ediyor: “Yalnız sana kulluk ederiz, yalnız senden yardım isteriz.”

Bu ifadeyi çoğu zaman klasik bir otorite ilişkisi içinde anlarız: Kul vardır, efendi vardır; kul eğilir, efendi hükmeder. Oysa Allah’ı varlıkların karşısında duran, onlardan ayrı bir otorite olarak değil; varoluşun hakikati, yani Hak olarak düşündüğümüzde kulluk kavramı da bambaşka bir anlam kazanır.

Önce temel bir ayrım yapmak gerekir: Hak, haklılık değildir.

Hak, insanın verdiği bir hüküm değildir. Hak, varoluşun hakikatidir. İnsan ise varoluşun içinde bulunan ve onu kendi idrakiyle okumaya çalışan bir varlıktır.

İnsan bir olayla karşılaşır, onu kendi bilgisi, deneyimi, konumu, kültürü, korkuları, beklentileri ve yaraları üzerinden değerlendirir ve sonunda “haklı” ya da “haksız” diye hüküm verir. Bu nedenle aynı olay bir insan için adalet, bir başkası için zulüm olabilir. Birinin doğru dediğine diğeri yanlış diyebilir. İnsanların doğruları değişebilir; çünkü insanın bilgisi ve idraki sınırlıdır.

Bu yüzden insanın elindeki doğru, mutlak hakikatin kendisi değildir. Hatta “mutlak doğru yoktur” derken bile dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu cümle kendisini mutlak bir doğru olarak ortaya koyduğunda kendi içinde çelişir. Daha doğru ifade şudur:

İnsanın bildiği doğru, mutlak Hakikat değildir. İnsan hakikate sahip olmaz; hakikate ulaşmaya çalışır.

İşte “Hak” ile “haklılık” arasındaki ayrım burada ortaya çıkar. İnsan “Ben haklıyım” diyebilir. Ama bu ona “Hak benim yanımdadır” diyerek haksızlık yapma yetkisi ve hakkı vermez. Çünkü haklılık insanın hükmüdür; Hak ise insanın hükmüne bağlı değildir.

(Devamı Pazartesi)