Hak’ı varoluşun hakikati olarak ele aldığımızda, meydana gelen her şey bu varoluşun içinde meydana gelir. Fakat buradan “olan her şey doğrudur” sonucu çıkmaz. Vuku bulmak başka, hak olmak başkadır.

Ancak meydana gelen her şey, hakkın ve adaletin ortaya çıkmasına vesile olabilir. Zulüm, hak değildir; fakat zulüm karşısında hakkın ne olduğunu görünür kılabilir. Haksızlık, adalet değildir; fakat adaletin gerekliliğini ortaya çıkarabilir. Bu anlamda tahakkuk eden şey, kendi başına hakikat ya da adalet değildir; fakat Hak ve adaletin insan idrakinde ortaya çıkmasına, anlaşılmasına ve hayatta gerçekleştirilmesine vesile olan bir durumdur.

Dolayısıyla insanın görevi yalnızca meydana geleni kabul etmek ya da reddetmek değildir. Meydana geleni okuyarak, onun içinden hakkı ve adaleti ortaya çıkarmaktır. Hakikat varoluşun kendisidir; hak ve adalet ise bu hakikatin insan ilişkilerinde işletilen ilkeleridir. İnsan da bu ilkeleri kendi varlığında gerçekleştirdiği ölçüde Hakk’ın ortaya çıkmasına vesile olur.

Bir savaş gerçekleşebilir. Bir insan zulmedebilir. Bir toplum adaletsiz bir düzen kurabilir. Güçlü olan güçsüzü ezebilir. Bunların hepsi tahakkuk eder; yani varlık alanında gerçekleşir. Fakat gerçekleşmiş olmaları onları hak veya adalet haline getirmez.

Buradaki incelik şudur: Zulüm Hak değildir; fakat zulüm de Hak’ın dışında gerçekleşmez. Çünkü Hak varoluşun kendisiyse, gerçekleşen her şey varoluşun içindedir. Ancak Hak’ın içinde gerçekleşmek, Hak olmak anlamına gelmez.

Bu ayrım kurulmadığında iki uçtan birine düşeriz. Ya gerçekleşen her şeyi “Hak” kabul edip zulmü meşrulaştırırız ya da gerçekleşen bir şeyi Hak’ın dışında görüp varoluşu iki ayrı alana böleriz. Oysa mesele ne olanı inkâr etmektir ne de olanı kutsamaktır. Olanı görmek, onun ne olduğunu anlamak ve ona hangi ilkeyle karşılık vereceğimizi belirlemek gerekir.

İnsan tahakkuku okur. Gördüğü şeyi anlamlandırır. Ona doğru veya yanlış, adalet veya zulüm, hak veya haksızlık gibi anlamlar yükler. Fakat insanın bu okuması, Hak’ın kendisi değildir. Bu nedenle insanın sorumluluğu yalnızca “doğruyu bulmak” değildir. Daha derin bir sorumluluk vardır: Hakka ve hakikate yönelmek ve hakkı, adaleti ayakta tutmak.

Hakikat, insanın eline aldığı ve “işte budur” diyerek tamamladığı bir nesne değildir. İnsan hakikate yönelir; bilgisi ve idraki geliştikçe kendi hükümlerini yeniden sınar. Hak ve adalet soyut ilkelerdir. Onları bir nesne gibi gösteremezsin. Fakat bu onların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, soyut olmaları onların insan hayatında ilke olarak işlev görmelerini sağlar. Hak ve adalet, insanın ilişkilerinde, kararlarında, davranışlarında ve varoluş biçiminde işletildiğinde somutlaşır.

Bu nedenle hakkı ayakta tutmak, yalnızca hakkın ne olduğunu söylemek değildir. İnsan hakkı kendi varlığında gerçekleştirmelidir. İnsan adaleti kendi davranışında işletmelidir. İnsan ontolojik olarak Hak’ın kendisi değildir. Hak Allah’tır. Fakat insan hakkın gerçekleştiği bir varlık olabilir.

(Devamı yarın)