İşte kulluk tam olarak burada başlar. Kulluk, yalnızca bir varlığın önünde eğilmek değildir. Daha derinde kulluk, hiçbir tahakkuku mutlaklaştırmamaktır. Bir insana saygı gösterebilirsin. Bir lidere bağlanabilirsin. Bir düşünceyi savunabilirsin. Bir davanın uğruna mücadele edebilirsin. Fakat bunların hiçbirini Hak’ın kendisi haline getiremezsin.
“Allah’tan başkasına kulluk etme” sözünün derin anlamı burada ortaya çıkar: Hiçbir yaratılmışı mutlaklaştırma. Çünkü tahakkuklar çoktur; Hak birdir. İnsanların, toplumların, devletlerin, ideolojilerin, kimliklerin, makamların ve hatta kendi benliğinin mutlaklaştırılması, insanın kendi yorumunu Hak’ın yerine koymasıdır. Asıl put çoğu zaman budur.
İnsan kendi hükmünü mutlaklaştırdığında artık Hakikati aramaz; kendi haklılığını doğrulayacak deliller arar. Böylece hakikat arayışı sona erer, haklı çıkma arzusu başlar.
Burada “boyun eğmek mi, başkaldırmak mı?” sorusu yeni bir anlam kazanır. İnsan gerçekliğe boyun eğmek zorundadır. Çünkü olanı inkâr ederek varoluş sürdürülemez. Açlığı, ölümü, acıyı, kaybı, zamanı, sınırı ve hayatın zorunluluklarını yok sayamazsın. Fakat gerçekliğin içinde gerçekleşen her şeye boyun eğmek zorunda değilsin. Çünkü gerçekliği kabul etmek ile tahakküme teslim olmak aynı şey değildir.
Zulüm vardır; bunu inkâr etmezsin. Ama zulmü Hak diye kabul etmezsin. Güç vardır; bunu görürsün. Ama gücü hakikat diye kutsamazsın. Yenilgi vardır; bunu yaşarsın. Ama yenilgiyi kendi değerin sanmazsın. Haksızlık vardır; bunu kabul edersin. Ama kendi acından hareketle bütün varoluşa hüküm vermezsin.
İşte özgürlük tam burada doğar. Boyun eğmek, olana değil; Hakikatin zorunluluğuna boyun eğmektir. Ve gerçek başkaldırı da burada başlar.
Başkasına karşı bağırmak, sistemi reddetmek, otoriteye karşı çıkmak başkaldırının yalnızca dış görünüşleridir. Asıl başkaldırı, insanın kendi içinde kurduğu tahakküme karşı çıkmasıdır. Korkuya karşı. Kibre karşı. Nefrete karşı. Kendi haklılığını mutlaklaştırmaya karşı. Kendi düşüncesini Hak’ın kendisi sanmaya karşı. Çünkü insanın en büyük putu çoğu zaman karşısındaki değildir. Kendi hükmüdür.
İnsan gerçekliğe boyun eğebilir ve aynı anda tahakküme başkaldırabilir. Kendi sınırını kabul edebilir ve özgürlüğünü arayabilir. Yenilgiyi kabul edebilir ve yeniden ayağa kalkabilir. Acısını kabul edebilir ve acısının kendisini tanımlamasına izin vermeyebilir. Çünkü başkaldırı, her şeye “hayır” demek değildir. Bazen en büyük başkaldırı, gerçeğe “evet” diyebilmek ve o gerçeğin içinde dayatılan yalana “hayır” diyebilmektir.
İşte burada kulluk ile başkaldırı birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. İnsan varoluşun zorunluluklarına boyun eğerken kendi içindeki putlara başkaldırır. Hak karşısında eğilirken Hak’tan başka hiçbir şeyi mutlaklaştırmaz.
Bu nedenle “Yalnız sana kulluk ederiz” sözü yalnızca bir dua değildir. Bir bilinç tavrıdır:
Olanı görürüm ama onu mutlaklaştırmam.
Hüküm veririm ama hükmümü Hak’ın yerine koymam.
Mücadele ederim ama mücadele ettiğim şeyi mutlak kötülük ilan etmem.
Hakikati ararım ama bulduğumu sandığım şeyi Hakikat’in kendisi sanmam.
Hakkı savunurum ama kendi haklılığımı Hak’ın yerine koymam.
Adaleti isterim ama önce adaletin kendi varlığımda gerçekleşip gerçekleşmediğine bakarım.
Çünkü insanın görevi yalnızca haklı olmak değildir. Hakkı ayakta tutmaktır. Ve hakkı ayakta tutmak için önce insanın kendi varlığında hakka yer açması gerekir.
Öyleyse asıl soru “Boyun eğmek mi, başkaldırmak mı?” değildir. Asıl soru şudur:
Neye boyun eğiyorsun, neye başkaldırıyorsun?
Eğer boyun eğdiğin şey varoluşun hakikatiyse ve başkaldırdığın şey kendi içindeki putlarsa, boyun eğmek ile başkaldırmak aynı yolun iki yüzüdür.
Belki de gerçek kulluk budur: Hak karşısında boyun eğmek; Hak’tan başka hiçbir şeyi mutlaklaştırmamaya başkaldırmak. Ve belki insanın özgürlüğü de tam burada başlar.