İnsan gördüğünü mü görür, yoksa gördüğünü kendi yapısı içinde mi anlamlandırır? Bence burada algı ile anlayışı birbirinden ayırmak gerekir.

Algı, canlılığın ortak özelliğidir. Hayvan da görür, işitir, koklar; çevresindeki değişimleri fark eder ve buna göre davranır. Bu, yaşamını sürdürmenin temelidir. İnsanda ise algının üzerine anlayış gelir. İnsan yalnızca gördüğünü fark etmez; gördüğüne bir anlam verir. İşte bu anlam verme biçimi, insanın sahip olduğu kodlarla ilişkilidir.

Kod deyince yalnızca toplumsal kabulleri düşünmemek gerekir. İnsan biyolojik bir varlıktır. DNA’sı, genetik yapısı ve epigenetik düzenlemeleri onun canlılık biçiminin temelini oluşturur. Bunun üzerine yaşadığı çevre, aldığı eğitim, öğrendiği dil, edindiği bilgiler, değerler, inançlar, alışkanlıklar ve deneyimler eklenir. İnsan bütün bunların içinden bakar. Kodların bir kısmı oldukça yapısal ve dirençlidir; bir kısmı ise yaşam boyu esneyebilir, yeniden düzenlenebilir. Epigenetik düzeydeki değişiklikler, deneyimlerin biyolojik yapıya nasıl işlediğini gösterir. Dolayısıyla insan hem kalıtımsal bir zeminin hem de sürekli yenilenen bir yaşam tarihinin ürünüdür.

Bu nedenle insanın gördüğü şey, yalnızca dışarıda olan değildir. Dışarıda olan ile insanın içindeki yapı ve kodların karşılaşmasıdır. Aynı olaya bakan iki insanın farklı şeyler görmesi biraz da bundandır. Biri adalet görür, diğeri haksızlık. Biri saygı görür, diğeri küçümsenme. Biri özgürlük olarak gördüğünü, diğeri tehdit olarak değerlendirebilir. Peki hangisi gerçeği görüyor?

Bu soruya hemen cevap vermek kolay değildir. Çünkü her insan kendi bulunduğu yerden bakmaktadır. İnsan, çoğu zaman kendi bakışını gerçekliğin kendisi sanır. Oysa bakışımızın da bir geçmişi vardır. Neyi değerli bulacağımızı, neden korkacağımızı, neyi doğru veya yanlış kabul edeceğimizi büyük ölçüde içinde yetiştiğimiz dünya belirler. Fakat yalnızca toplum belirlemez. Biyolojik yapımız, yaşantımız ve bireysel deneyimlerimiz de bu anlayışın oluşumuna katılır. Bu yüzden insanın kendini bilmesi, yalnızca ne düşündüğünü bilmek değildir. Nasıl düşündüğünü de bilmektir.

Kendi kodlarını fark eden insan, gördüğü şey ile kendi yorumunu birbirinden ayırmaya başlar. “Ben böyle görüyorum” ile “gerçek böyledir” arasındaki farkı fark eder. Bence asıl anlayış burada başlar. Çünkü varoluş, bizim onu nasıl gördüğümüzden ibaret değildir.

Her olay varoluş içinde meydana gelir. Bu anlamda her tahakkuk Hakk’ın içindedir. İnsan ise meydana geleni kendi algısı ve anlayışı üzerinden okur; bulunduğu yere göre ona hak veya nahak der. Burada hak ve nahak, varoluşun iki ayrı alanı değildir. Bunlar insanın tahakkuk edeni okuma biçimleridir.

İnsan kendi bakışının sınırlarını gördükçe, başkasının baktığı yeri de görmeye başlar. Böylece tek bir görüntüye mahkûm olmaktan çıkar. Olayın başka yönleri görünür olur. Daha geniş görme, yalnızca başkasının kodunu anlamak değildir; aynı zamanda kendi kodlarının ötesine geçebilme imkânını fark etmektir. Bazen bu, kodları değiştirmekle olur; bazen de onları taşıdığını bilerek bakmakla. Her iki durumda da bakış genişler.

Hakikat değişmez; fakat insanın hakikati görme kapasitesi değişir. Üstelik tahakkuk eden her yeni olay, yeni ilişkiler açarak hakikatin başka bir yönünün görünmesine de vesile olabilir. Olan yalnızca olup bitmiş bir şey değildir; olanın içinde varoluş kendisini de açığa çıkarır. İnsan bu açığa çıkışa kendi sınırlı bakışıyla katılır.

İnsan önce algılar. Sonra anlamlandırır. Sonra kendi anlamlandırmasının nasıl oluştuğunu fark eder. Ve fark ettikçe daha geniş görmeye başlar. Belki insanın gelişimi, dünyaya daha çok şey eklemekten önce, dünyaya bakışındaki kodları görmeye başlamasıdır.

Çünkü insan, ancak kendi baktığı yeri gördüğünde (bileni bildiğinde), gerçekten bakmaya başlayabilir.