Sükût cahile verilecek cevap mıdır? Belki de asıl mesele, kimin karşısında sustuğumuzdan önce, neden sustuğumuzu anlamaktır.

İnsan çoğu zaman susmayı güçsüzlük, konuşmayı ise kendini ortaya koymak sanır. Oysa söz söylemek kadar susmak da bir idrak meselesidir. Her söze karşılık vermek, her düşünceyi düzeltmeye çalışmak, her oluşa müdahale etmek zorunda değiliz. Çünkü hayat, bizim hükümlerimizle başlayıp biten bir süreç değildir. Biz anlamaya çalışırken de varoluş kendi işleyişini sürdürür.

Cahilin karşısında susmak, onun söylediklerini kabul etmek anlamına gelmez. Bazen sözün ulaşamayacağı bir yerde olduğunu fark etmektir. Anlamaya kapalı bir zihne hakikati anlatmaya çalışmak, hakikatin değerini artırmadığı gibi insanı da tüketebilir. Üstelik her tartışma, hakikati ortaya çıkarmak için yapılmaz. Kimi tartışmalar, insanın kendi bildiğini koruma arzusundan doğar. Böyle bir yerde sözü çoğaltmak, anlamı çoğaltmaz.

Fakat sükûtun bundan daha derin bir tarafı vardır.

İnsan, varoluşun işleyişini kavramaya başladığında her şeyin kendi iradesiyle gerçekleşmediğini görür. Bir tohumun filizlenmesi için toprağın, suyun, havanın ve zamanın birlikte işlemesi gerekir. Tohumu çekerek büyütemez, toprağı zorlayarak meyve veremezsiniz. Oluşun kendine özgü şartları vardır. İnsan bu şartları anlamak yerine kendi arzusunu dayattığında, çoğu zaman desteklemek istediği oluşun önünde bir engele dönüşür.

Sükût, işte burada anlam kazanır. Her şeyin önüne geçmekten vazgeçmek, oluşa kendi imkânlarını gerçekleştirebileceği alanı açmak… Müdahale etmeden önce anlamaya, hüküm vermeden önce gözlemlemeye, değiştirmeye çalışmadan önce işleyişi kavramaya yönelmek.

Bu, olup bitene kayıtsız kalmak değildir. Aksine, neyin kendiliğinden gelişmesine izin verileceğini, neyin müdahale gerektirdiğini ayırt edebilmektir. Çünkü bazen müdahale etmek, bazen de geri çekilmek gerekir. Haksızlık karşısında susmakla, sonuçsuz bir tartışmanın dışında kalmak aynı şey değildir. Birinde sorumluluk terk edilir; diğerinde gereksiz müdahaleden vazgeçilir.

İnsan bu ayrımı yapabildiği ölçüde kendi varlığının sınırlarını da tanımaya başlar. Her şeyi bilmediğini, her şeyi yönetemeyeceğini, her hakikatin kendi sözüyle açığa çıkmayacağını kabul eder. Bu kabul, kendinden vazgeçmek değil, kendini varoluşun bütünü içinde doğru yere koymaktır.

Belki de sükûtun hikmeti buradadır: İnsan, kendi sesini her şeyin üzerinde tutmaktan vazgeçtiğinde başka sesleri duymaya başlar. Sözü kesildiğinde değil, sözün hükmünü sınırladığında anlamaya yaklaşır. Kendi düşüncesini mutlaklaştırmadığında, hayatın kendisinden daha geniş bir hakikate işaret ettiğini fark eder.

Öyleyse sükût, yalnızca cahile verilecek bir cevap değildir. İnsanın kendi iddiasıyla arasına koyduğu mesafe, varoluşun işleyişine gösterdiği dikkat ve oluşun önünde engel olmama iradesidir.

Sükût, olanı körü körüne kabullenmek değil; olanın nasıl oluştuğunu anlamak ve hakikatin kendi imkânlarıyla açığa çıkmasına izin vermektir.

Bazen yapılması gereken konuşmaktır. Bazen müdahale etmek. Bazen de susmak…

Mesele, hangisinin doğru olduğunu bilecek idrake ulaşmaktır.