İnsan, inandığı düşünce uğruna mücadele eder, bedel öder, gerektiğinde yoksulluğa ve sıkıntıya katlanır. Sağlamasını yaptığı inançlar ve ilkeler, ona bir hedef gösterir. Siyasetin gücü de insanın bu bağlılığını kendi iktidarının dayanağına dönüştürebilmesinde yatar. Ancak insanın asıl sınavı, inandığı ilkeyi savunurken değil, o ilkenin gereği kendi çıkarına dokunduğunda başlar.

ilkeyi savunurken değil, o ilkenin gereği kendi çıkarına dokunduğunda başlar.

İnsan, inandığı ilkeler uğruna mı yaşar, yoksa çıkarı söz konusu olduğunda ilkelerini terk edip davranışlarına uygun gerekçeler mi üretir? Mesele yalnızca yanılmak değildir. İnsan, doğru bildiği bir ilkeyi kendi çıkarıyla çatıştığında bilerek terk ediyor, ardından da o ilkeye bağlıymış gibi davranıyorsa burada bir riyakârlık ortaya çıkar. İnanç, davranışlarına yön veren bir ölçü olmaktan çıkar; davranışlarını başkalarına kabul ettirmenin aracına dönüşür.

İnsanı hayvansal dürtülerinden ayıran, bu dürtülere sahip olmaması değil, onları aklı ve ahlaki sorumluluğuyla denetleyebilmesidir. Güç, sahip olma arzusu, korku ve çıkar insanın davranışlarını belirlemeye başladığında, savunduğu ilkelerle yaşadığı hayat birbirinden kopar. İnsan, doğru bildiğini uygulamak yerine işine geleni doğru göstermeye yönelir. Siyaset de bu zaafı kullanabildiği ölçüde toplumsal destek kazanır ve iktidarını sürdürebilir.

Yönetimler, toplumun inandığı dinî, millî ve ahlaki değerleri siyasetlerinin merkezine yerleştirebilir. Bu değerler insanlara ortak bir hedef ve aidiyet kazandırır. Fakat yönetimin eylemleri savunduğu ilkelerle çeliştiğinde, bağlılığın nasıl sürdürüldüğü önem kazanır. İnsanlar, kendi değerlerinin temsilcisi olarak gördükleri yönetimin yanlışlarını kabul etmekte zorlanabilir. Çünkü yanlışı kabul etmek, yalnızca yöneticiyi değil, kendi tercihini de sorgulamayı gerektirir.

Türkiye'deki siyasi hayat bu açıdan değerlendirilmelidir. Faize karşı söylemle ekonomi politikaları, ahlak vurgusuyla toplumsal sorunlar, yoksula sahip çıkma iddiasıyla geçim sıkıntısı ve gelir dağılımındaki eşitsizlik arasındaki ilişki, savunulan ilkelerin uygulamadaki karşılığını sorgulamayı gerektirir. Fakir fukara, garip guraba söylemi yoksulluğu azaltan politikaların; adalet söylemi hukukun eşit uygulanmasının, kamu malını koruma iddiası ise şeffaflığın ve hesap verebilirliğin yerini tutamaz.

Buradaki temel soru, yönetimin ne söylediğinden çok, kendi çıkarıyla karşılaştığında hangi ilkeye bağlı kaldığıdır. Kamu kaynaklarının kullanımında, yolsuzluk iddialarının araştırılmasında veya muhalif görüşlere yaklaşımda ölçüler siyasi yakınlığa göre değişiyorsa, savunulan ilkelerin herkes için geçerli olup olmadığı tartışmaya açılır. Adalet yalnızca karşı taraftan istendiğinde, ahlak yalnızca topluma öğütlendiğinde, sorumluluk yalnızca rakiplere yüklendiğinde ilke, uygulamayı denetleyen gücünü kaybeder.

Peki, insanlar bu çelişkileri gördükleri hâlde neden dayanır?

Çünkü insan yalnızca geçim şartlarına göre değil, aidiyetine, korkularına ve beklentilerine göre de hareket eder. Yönetimin değişmesini inandığı değerlerin kaybı olarak görebilir; yaşadığı sıkıntının geçici olduğuna inanabilir veya başka bir seçeneği daha tehlikeli bulabilir. Böylece mevcut duruma katlanırken kendi tutumunu da gerekçelendirir. Yönetim, geçmiş başarıları hatırlatarak, geleceğe ilişkin vaatlerde bulunarak, sorunların sorumluluğunu başka kesimlere yönelterek ve toplumsal aidiyeti güçlendirerek bu dayanma süresini uzatabilir.

Ancak burada toplumun da bir sorumluluğu vardır. İnsan, kendi çıkarı söz konusu olduğunda başkasından beklediği ahlaki ölçüyü kendisine uygulayamıyorsa eleştirdiği davranışın benzerini üretir. Kendi tarafının yanlışını görmezden gelip karşı tarafın yanlışını büyütmek, adaleti savunmak değil, aidiyeti adaletin önüne koymaktır. Bu tutum yaygınlaştığında siyaset, ilkelerin uygulanması üzerinden değil, hangi grubun hangi çıkarı koruduğu üzerinden yürür.

İnsan ne kadar dayanır? Bunun belirli bir süresi yoktur. Geçim sıkıntısı, adaletsizlik ve vaatlerle gerçeklik arasındaki mesafe büyüdükçe bağlılık sarsılabilir; fakat bu kendiliğinden gerçekleşmez. İnsan, önce kendi çelişkisini fark etmek zorundadır. Savunduğu değerleri yalnızca yöneticilerden ve siyasi rakiplerinden beklemekle yetinmeyip kendi davranışlarına da uygulamalıdır.

İnanç, insanı kendi çıkarının üzerine çıkarabildiği ölçüde anlam taşır. Aksi hâlde insan inancını yaşamaz; inancını, yaşamak istediği hayatın kılıfı hâline getirir. Siyaset bu ayrımı kullanarak iktidarını sürdürebilir. Topluma ilkeleri hatırlatırken kendi eylemlerini o ilkelerin denetiminden uzak tutabilir.

İnsan nereye kadar inanır, nereye kadar dayanır? Kendi çıkarıyla inandığı ilke karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğine bağlıdır. Çünkü bir toplumun düşünsel ve ahlaki gücü, ne kadar yüksek değerlerden söz ettiğinde değil, o değerleri kendi çıkarına rağmen ne ölçüde yaşatabildiğinde ortaya çıkar.